Ayıplı Kelimeler

Şubat 7, 2008

 

HAYATTA EN sevdiğim kelimelerin bir listesini yapmam istense, ‘müzakere’ bu kelimelerden biri olurdu. Bu toprakların en büyük talihsizliğinin ise, bir müzakere itiyadının bir türlü kök salamaması olduğunu düşünürüm. Konuşmak, söyleşmek, birbirini anlamaya çalışmak, bir meseleye beraberce kafa yorup farklı açılardan bakmak ve hepimizin başladığımız ana göre aşama kaydedip fikirce zenginleştiğimiz bir noktada buluşmak; ne yazık ki bu ülkede pek gerçekleşmiyor.

Söylemeye yatkın insanlar görüyoruz, söylenmeye de. Ama söyleşip de sözleşmenin uzağındayız. Anlatmayı sevdiğimiz kadar, anlaşmayı sevdiğimizi söylemek imkânsız… İletime dünden razıyız da, iletişime açık değil zihinlerimiz…

Nicedir, müzakerenin zeminine mayın döşeyen, söyleşip anlaşmayı imkânsız kılan şartlara bakıp duruyor zihnim. Başka başka vesilelerle tecrübe ettiğim, hele son başörtüsü tartışmaları ile bir kez daha ayyuka çıkan şartlara… Ve burada da, yine kelimeler çıkıyor karşıma. Müzakere gibi, söyleşme gibi, iletişim gibi sevdiğim kelimelerin zıddına, ısınamadığım, dahası nefret ettiğim kelimeler.

Ama ne yazık ki, bu ülkede o kelimelerden çok var. Bu ülkede hele bir müzakere zemini filizlenecek olsun, hele ‘iletim’den ‘iletişim’e, ‘anlatma’dan ‘anlaşma’ya doğru bir dönüşümün ucu görünsün; bütün filizleri kıran, bütün dönüşüm ümitlerini suya düşüren kelimeler uçuşmaya başlıyor hemen.

Bu kelimelerden o kadar çok var ki üstelik. Bir müzakereyi o dakikada bitirip üstün gelivermek o kadar kolay ki bu kelimelerle.

Ve aleyhimizde bu kelimelerin kullanılmasına rağmen konuşmayı sürdürmek o kadar zor ki…

“İnsanlar konuşa konuşa anlaşır” ise eğer, söyleşip anlaşmayı imkânsız kılan bu ayıplı kelimelerden en ziyade dikkatimi çekenler ise şunlar: satmak, hain, ihanet, soysuz, sütübozuk.

Bakıyorum; birbirinin zıddı sosyal-siyasal duruşlar sergiliyor gibi gözüken niceleri, bu ayıplı kelimeleri ölçü alan bir soruşturmada, aynı kümeye düşüveriyorlar hemencecik.

Bizim gibi düşünmeyeni harcamak kolay. ‘Sattı’ diyor, o dakikada sıfırlıyoruz!

Bu ülkede uçuşan kelimelere bakılsa, bizim gibi düşünmeyen herkes satıcı. Vatanı satanlar var, memleketi satıyorlar, davayı satışa getirenler var, arkadaşını satıyor kimileri… Ortalık ‘satış’tan geçilmiyor.

‘Satışa gelmemek’ için tetikteyiz ya, o dakikada ‘satıyoruz’ bizim gibi düşünmeyen, bizim gibi davranmayan, bizden farklı bir şıkkı işaretleyen kişileri.

Üstelik, ‘üç yanlışın bir doğruyu götürdüğü’ ÖSS, ÖKS’lere rahmet okutur bir tarafı var bunun. Bir yanlış, bütün doğruları götürüyor o anda. Bize göre bir yanlışı, bir insanı, bir kitabı, bir cemaati, bir şehri, bir partiyi, bir câmiayı, bir dergiyi, bir yayınevini, bir şirketi silip geçmek için yeterli.

‘Satmak’la birlikte tedavüle çıkmış bir ‘hain’imiz ve ‘ihanet’imiz var ayrıca. Vatana ihanet, millete ihanet, devlete ihanet, davaya ihanet, ülküye ihanet, yarınlara ihanet, şuna ihanet, buna ihanet tamlamalarından da geçilmiyor uçuşan kelimeler arasından.

Gazete kupürleri üzerinden değerlendirme yapan bir tarihçiyi dinlemiştim yakınlarda bir televizyon söyleşisinde. Müzakereyi imkânsız kılan bu kirli havadan rahatsızdı adamcağız. Son beş yılda, gazete başlıklarında ‘ihanet’ yaftasının kullanımında, önceki zamanlara göre beş katın üzerinde bir artıştan söz ediyordu.

Ve ayıplı kelimelerin en zalimleri listesinde ilk sırayı alması gerekenler…

“Soysuz…”

“Sütübozuk…”

“Nesebini araştırmak lâzım bunların…”

“Onun bunun çocuğu…”

Sonra, beğenmediğin fikri, beğenmediğin adamı, beğenmediğin kadını, beğenmediğin partiyi, beğenmediğin câmiayı, beğenmediğin kurumu, hiç zahmet çekmeden, elini bile kıpırdatmadan, dilini bile yormadan silip geçiver hemen…

Bir insanın velev ki soyunda zalimi de, ahlâksızı da, haksızı da olsa; hatta bir insanın geçmişindeki herkes zalim, haksız ve ahlâksız dahi olsa, buna dayanarak o insana bir yargısız infaza kalkışmaya Kur’ân’ın beş kere tekrarladığı “Velâ teziru vâziratun vizra uhrâ” âyeti mani olduğu halde, dinli-dinsiz nice kişinin seçtiği en kolay harcama metodu bu: soy, süt, nesep analizi…

Şunu mu sevmiyorsun; soyuna belirsizlik izafe et. Bu fikre mi düşmansın; sahibinin annesinin sütüne dair şüphe uyandır. Berikinin durduğu noktadan mı rahatsızsın; ‘Ermeni dölü,’ ‘Yunan tohumu,’ ‘Yahudi kanı’ gibi çirkefçe kelimelerle sonuç almaya çalış. Ötekine gıcık mı oluyorsun; babasının mensup olduğu câmiadan söz et, işi o dakikada bitsin.

Bunu, tek dünyalı muhterislerin yapması o kadar ağırıma gitmiyor da; sözümona gayret-i diniye adına bu ayıplı kelimeleri kullananların varlığı beni ziyadesiyle utandırıyor. Kur’ân’ın o kadar açık uyarısına, o kadar güçlü adalet çağrısına rağmen; sözümona İslâm’ı ve Müslümanları savunma adına bu çirkef kelimelerin kullanılması merhametli yüreğime de, muvazeneli aklıma da tahammülü zor kahırlar yaşatıyor.

Bu topraklarda zulmün her türlüsü son bulsun istiyorsak; bu topraklarda hangi dinden, fikirden, milliyetten, intisaptan olursa olsun herkes birbirinin elinden ve dilinden emin olsun istiyorsak; bu ülkede bir müzakere zemini hasıl olsun, düşünce toprakları eşelensin ve her zihinde bin çiçek açsın istiyorsak, bu ayıplı kelimelerin ardındaki zihniyet ve yürek problemine karşı akleden kalblerde, merhamet taşıyan vicdanlarda daimi bir uyanıklık ve direnç hâsıl olmalı.

Ve bu direnç, mensubiyet ayrımı gözetmeden, bu kelimeleri kullanan herkese karşı olmalı.

Cumhuriyet gazetesi bu kelimeleri kullanınca kabaran ayranımız, Vakit gazetesi bu kelimeleri kullandığında ‘oh be, gazımız indi’ muamelesi görmemeli meselâ.

Bekir Coşkun veya Özdemir İnce veya Emin Çölaşan üslubunu utanç verici bulan akıl terazimiz, Hasan Karakaya üslubuna da tavır koymalı.

Başörtüsüne ‘Arap kıyafeti’ diyerek toz kondurmaya çalışan Deniz Baykal faşizmine cevabımız, bizim gibi düşünmeyen herkese Sabetaycı damgası vurmak olmamalı. Öylelerini, faşizm yarışında yalnız bırakmalı; ayıplı kelimelere, düşmanlık kelimelerine, zalimce kelimelere başvurmadan düşünmeli, öyle konuşmalı ve öyle yaşamalı…

Bu toprakların güzel insanlara ihtiyacı var. Güzel kelimelerle düşündüğü için güzel kelimelerle söyleşen güzel insanlara…

Bu topraklarda bir ‘sosyal sözleşme’ gerçekten mümkün olacaksa, bunu onlar başaracak.

 

   06/02/2008

© 2007 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu


Ümit ŞİMŞEK

Ocak 15, 2007

earthterminator_iss002_c1.jpg

ALACAKARANLIK DÜNYA

Bir tarafta gündüz, bir tarafta gece. İkisinin arasında, aydınlık ile karanlığın birbirine karıştığı alacakaranlık bölge. Dünyamızı ince bir kabuk gibi saran atmosfer, güneş ışığını alan yerde kendisini belli ediyor; geceye doğru ise incelerek kayboluyor. Alacakaranlık bölgede ise, sağdan vuran güneş ışığı, bulutlar üzerinde kızıl yansımalara yol açıyor ve bu durum, her akşam vakti gezegenimizin üzerinden seyre-dilen o muhteşem gurup manzaralarını ortaya çıkarıyor. Dönen Dünya üzerinde sürekli olarak bu hat yer değiştiriyor ve gezegeni-mizin şirin yüzü üzerinde, Kur’ân’ın tasvirleri apaçık okunuyor:

O, gecenin örtüsünü, onu peşi sıra kovalamakta olan gündüzün üstüne atar. (A’râf Sûresi, 7:54.)

Görmedin mi: Allah geceyi gündüze, gündüzü geceye katar. O Güneşi ve Ayı emrine boyun eğdirmiştir; hepsi de belirlenmiş bir vakte kadar akıp gider. Sizin yaptıklarınızdan da Allah hiç şüphesiz haberdardır. (Lokman Sûresi, 31:29.)

Gece de onlar için bir âyettir. Gündüzü ondan soyduğumuzda, karanlıkta kalıverirler. (Yâsin Sûresi, 36:37.)

Gökleri ve yeri hak ile yarattı. O, geceyi gündüzün üzerine, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor;[1] Güneş ile Ayı da itaatkâr kıldı. Onların hepsi de belirlenmiş bir vakte kadar akıp gider. Bilin ki Onun kudreti herşeye üstündür ve O çok bağışlayıcıdır. (Zümer Sûresi, 39:5.)

[1] Âyette geçen fiil, “yuvarlak birşeyin etrafına sarmak” anlamına gelmektedir ki, burada Dünyanın küresel biçimi oldukça net bir ifadeyle dile getirilmiş olmaktadır.


The Second Word

Ocak 15, 2007

In the Name of God, the Merciful, the Compassionate.

Those who believe in the Unseen.1

If you want to understand what great happiness and bounty, what great pleasure and ease are to be found in belief in God, listen to this story which is in the form of a comparison:

One time, two men went on a journey for both pleasure and business. One set off in a selfish, inauspicious direction, and the other on a godly, propitious way.

Since the selfish man was both conceited, self-centred, and pessimistic, he ended up in what seemed to him to be a most wicked country due to his pessimism. He looked around and everywhere saw the powerless and the unfortunate lamenting in the grasp of fearsome bullying tyrants, weeping at their destruction. He saw the same grievous, painful situation in all the places he travelled. The whole country took on the form of a house of mourning. Apart from becoming drunk, he could find no way of not noticing this grievous and sombre situation. For everyone seemed to him to be an enemy and foreign. And all around he saw horrible corpses and despairing, weeping orphans. His conscience was in a state of torment.

The other man was godly, devout, fair-minded, and with fine morals so that the country he came to was most excellent in his view. This good man saw universal rejoicing in the land he had entered. Everywhere was a joyful festival, a place for the remembrance of God overflowing with rapture and happiness; everyone seemed to him a friend and relation. Throughout the country he saw the festive celebrations of a general discharge from duties accompanied by cries of good wishes and thanks. He also heard the sound of a drum and band for the enlistment of soldiers with happy calls of “God is Most Great!” and “There is no god but God!” Rather than being grieved at the suffering of both himself and all the people like the first miserable man, this fortunate man was pleased and happy at both his own joy and that of all the inhabitants. Furthermore, he was able to do some profitable trade. He offered thanks to God.

After some while he returned and came across the other man. He understood his condition, and said to him: “You were out of your mind. The ugliness within you must have been reflected on the outer world so that you imagined laughter to be weeping, and the discharge from duties to be sack and pillage. Come to your senses and purify your heart so that this calamitous veil is raised from your eyes and you can see the truth. For the country of an utterly just, compassionate, beneficent, powerful, order-loving, and kind king could not be as you imagined, nor could a country which demonstrated this number of clear signs of progress and achievement.” The unhappy man later came to his senses and repented. He said, “Yes, I was crazy through drink. May God be pleased with you, you have saved me from a hellish state.”

O my soul! Know that the first man represents an unbeliever, or someone depraved and heedless. In his view the world is a house of universal mourning. All living creature are orphans weeping at the blows of death and separation. Man and the animals are alone and without ties being ripped apart by the talons of the appointed hour. Mighty beings like the mountains and oceans are like horrendous, lifeless corpses. Many grievous, crushing, terrifying delusions like these arise from his unbelief and misguidance, and torment him.

As for the other man, he is a believer. He recognizes and affirms Almighty God. In his view this world is an abode where the Names of the All-Merciful One are constantly recited, a place of instruction for man and the animals, and a field of examination for man and jinn. All animal and human deaths are a demobilization. Those who have completed their duties of life depart from this transient world for another, happy and trouble-free, world so that place may be made for new officials to come and work. The birth of animals and humans marks their enlistment into the army, their being taken under arms, and the start of their duties. Each living being is a joyful regular soldier, an honest, contented official. And all voices are either glorification of God and the recitation of His Names at the outset of their duties, and the thanks and rejoicing at their ceasing work, or the songs arising from their joy at working. In the view of the believer, all beings are the friendly servants, amicable officials, and agreeable books of his Most Generous Lord and All-Compassionate Owner. Very many more subtle, exalted, pleasurable, and sweet truths like these become manifest and appear from his belief.

That is to say, belief in God bears the seed of what is in effect a Tuba-Tree of Paradise, while unbelief conceals the seed of a Zakkum-Tree of Hell.

That means that salvation and security are only to be found in Islam and belief. In which case, we should continually say, “Praise be to God for the religion of Islam and perfect belief.”


Eğitim mi..?

Ocak 11, 2007

Eğitim nasıl olacak ? Ailede eğitim, okulda eğitim , mahallede eğitim, şehirde eğitim ülkede eğitim nasıl olacak ? nasıl olması gerekiyor ?  Disiplin mi yoksa serbestlikmi…Nereye kadar disiplin nereye kadar serbestlik…ölçülerini kim koyacak. Maarifet iltifata tabi elbette.. biraz modern takılıyorsanız disiplin ve kurallar sizi sıkabilir yada dindar takılıyorsanız iki dindar yine uygulama farklılığına gidiyor kimisi şiddeti benimserken kimisi serbetliği benimsiyor…tam burada çatışma başlıyor…tarz ve uygulamaların doğruluğu ve olması gereken uygulamanın bu olduğu çatışması. Aile sohbetlerinde hep problemdir…aaa nekeder şımarık….ya da aaa ne kadar tutuk…peki doğrusu ne olmalı…

Maarfitte esas olan iltifat olduğu gibi tecziye de eğitimin vazgeçilmezliği söz konusu.. Kimisi Hz peygamberin bir hadisini elinde tutarken  bir diğeri bir başka hadisi gündeminetutuyor…

Kimisi bir başka meşhur bildiği bir eğitimcinin sözünü bayraklaştırırken kimisi bir başka uzmanın sözünü önplanına çıkarıyor…

             Kısaca Tutumlar;

             İlgisiz Tutumu: Bu tutum,  karşısındakine  ilgisiz ve maddî ve manevî ihtiyaçlarına karşı duyarsız, sevgi ve şefkati yetersiz, kontrolü gevşek tutumudur. Bu tür tutumda yetişenlerin yetişmeleri , biraz şansa kalmıştır. Bazen iyi bir arkadaş grup içine girebileceği gibi çoğu zaman yanlış ve kötü işler yapan grupların içine düşen bireyler birer suç makinesi hâline gelebilirler.

Baskıcı Tutumu: Aşırı otoriteye dayanan disiplin  anlayışına sahip kişilerin tutumu olarak bilinir. Kişiyi  sürekli kontrol altında tutan, kurallara sıkı sıkıya uymasını bekleyen  tutumudur. Bu tutumda doğru davranışlarını bile sürekli  eleştirir, yanlış yaptığı zaman cezalandırır.

Aşırı Serbest Tutumu: Bu tutumdakiler kişilerin doğru veya yanlış hiçbir hareketine karışmaz, yanlışlarına bile kızmaz. birey de  neyin doğru ve yanlış olduğunu kesin olarak öğrenemez, deneme yanılma yolu ile öğrenmeye çalışır.

Aşırı Koruyucu Tutumu: Büyük bir sevgi ile bağlanmış, çok kollayıcı olan tutumudur. Aşırı koruyucu yaklaşıma sahip çevrede ya da aile de  yetişen çocuk, bağımlı, kendine güveni olmayan, duygusal sorunları olan bir kişi olurlar.

Dengesiz ve Tutarsız  Tutumu: Dengesiz ve tutarsız tutumda, bazen aşırı hoşgörülü ve serbest, bazen engelleyici, baskıcı ve cezalandıran bir tutum içindedir. Bu aile ortamında kurallara uyulmasında kararlılık ve süreklilik yoktur. Bu ortamda yetişen çocuk neyin iyi, neyin kötü olduğuna karar veremez, hangi davranışın nerede, ne zaman  yapılıp yapılmaması gerektiğini bilemez.

Dengeli Tutumu: Kaynaklarda demokratik, benimseyici olarak da anılan bu tutum, normal ve ideal  davranış tutumudur. Dengeli hoşgörülü, destekleyici, güven verici, değer veren, özgürlük tanıyan bir tutuma sahiptir. Bu ortamda yetişen çocuklar girişimci, güvenli, karar verebilen, sorumluluk sahibi, kendini yönetebilen, iç kontrole sahip, fikirlerini serbestçe ifade edebilen, çevreleriyle daha etkin ilişki kurabilen, girişken, vicdan özgürlüğüne sahip çocuklar olur.

Dengeli anne babalar, çocuklarını seven ve benimseyen, ilişkileri sevgi ve saygıya dayanan, sorunları konuşup danışarak çözümleyen anne babalardır. Sevgi ortamı çocukluğun dert ve sıkıntılarının çoğunu önler. Bu tutuma sahip anne baba çocuğun yaptıklarıyla ilgilenir, doğru davranışlarını takdir ve teşvik eder, yanlışlarını düzeltmesi için  uyarır ve verdiği zararı telafi etmesine yardımcı olur. Bu ortamda yetişen çocuklar da bildiği doğruları yerine getirir, yanlışlardan kaçınır ve güvenilir olur..Eğitimde disiplin önemlidir.Ceza ve disiplin birbirine karıştırılmamalıdır. Disiplin, kabul edilebilir nitelikteki davranışları belirleyen kuralların ve kontrollerin tümüdür. Ceza ise kişinin ya da çocuğun uymadığı kuralların karşılığında ödediği bir bedeldir. Eğitimde ödül ve cezanın yeri, önemli bir konudur

Acemi ve genç bir ebevyn olan birisi olarak gündemimde tutmaya çalışıyorum ki yanlış yapmıyayım diye…katkılarınızı bekliyorum…selamlar


Sevgi

Ocak 8, 2007

Adam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında, üç yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle kamyonunun kaportasını mahvettiğini görmüş. Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun eline çekiçle vurmaya başlamış. Biraz sakinleşince oğlunu hemen hastaneye götürmüş. Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini açtığında,bandajlı ellerini fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle, Babacığım,kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm.” demiş ve sonra babasına şu soruyu sormuş: “Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?” Babası eve dönmüş ve hayatına son vermiş… Birisi masaya süt döktüğünde ya da bir bebeğin ağladığını işittiğinizde bu öyküyü hatırlayın. Çok sevdiğiniz birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda, önce biraz düşünün. Kamyonlar onarılabilir, ama kırılan kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz; genellikle kişiyle performansı arasındaki farkı göremeyiz. İnsan hata yapar. Hepimiz hata yaparız. Fakat öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler insanı sonsuza kadar rahatsız eder. Harekete geçmeden önce durun ve düşünün. Sabırlı olun. Anlayış gösterin ve sevin………SEVGİLER


Öfkelenme

Ocak 8, 2007

Bir adam Resûl-i Ekreme geliyor ve “Yâ Rasûlallah!” diyor. “Bana kısa bir nasihatta bulun, uzun yapma! Tâ ki, nasihatini unutmayayım.” Ve, bu sözünü birkaç kez tekrarlıyor. İddiasız, saf, samimi bir hal içinde kendi unutkan halini de ivazsız ve hesapsız biçimde dile getirerek nasihat isteyen bu sahabiye, Resûl-i Ekrem arzusuna muvafık kısa bir nasihat ile cevap veriyor: “Lâ tağdab!” Yani, “Öfkelenme!”“Öfkeyi defetmenin en kuvvetli çaresi, hakikî tevhidi hatıra getirmektir. Bu, Allah;tan başka failin olmadığını, Onun dışındaki her failin Onun bir aleti olduğunu bilmektir. Kime bir başkasından hoşuna gitmeyen birşey gelecek olursa, hemen hatırlasa ki eğer Allah dileseydi bu olmazdı, öfkesi dağılır. Çünkü, böyle düşündüğü halde öfkesinin devamı, onun Allaha öfkelendiğini ifade eder. Bu ise, ubudiyete aykırıdır.”


Nimetlerin Dili

Ocak 8, 2007

nb11_101.jpg   Nimetlerdeki güzellikler, şükrün dâvetçileridir  Şimdi, görüyoruz ki, herşey nasıl ki rızkın etrafında toplanmış, ona bakıyor. Öyle de, rızık dahi, bütün envâıyla, mânen ve maddeten, hâlen ve kalen şükürle kaimdir, şükürle oluyor, şükrü yetiştiriyor, şükrü gösteriyor. Çünkü, rızka iştah ve iştiyak, bir nevi şükr-ü fıtrîdir. Ve telezzüz ve zevk dahi gayr-ı şuurî bir şükürdür ki, bütün hayvânatta bu şükür vardır. Yalnız insan, dalâlet ve küfürle o fıtrî şükrün mahiyetini değiştiriyor, şükürden şirke giriyor.Hem rızık olan nimetlerde gayet güzel, süslü suretler, gayet güzel kokular, gayet güzel tatmaklar şükrün davetçileridir; zîhayatı şevke davet eder ve şevkle bir nevi istihsan ve ihtirama sevk eder, bir şükr-ü mânevî ettirir. Ve zîşuurun nazarını dikkate celb eder, istihsana tergib eder. Nimetleri ihtirama onu teşvik eder; onunla kalen ve fiilen şükre irşad eder ve şükrettirir. Ve şükür içinde en âli ve tatlı lezzeti ve zevki ona tattırır. Yani, gösterir ki, şu lezzetli rızık ve nimet, kısa ve muvakkat bir lezzet-i zâhiriyesiyle beraber, daimî, hakikî, hadsiz bir lezzeti ve zevki taşıyan iltifat-ı Rahmânîyi şükürle kazandırır. Yani, rahmet hazinelerinin Mâlik-i Kerîminin hadsiz lezzetli olan iltifatını düşündürüp, şu dünyada dahi Cennetin bâki bir zevkini mânen tattırır. İşte rızık, şükür vasıtasıyla o kadar kıymettar ve zengin bir hazine-i câmia olduğu hâlde, şükürsüzlükle nihayet derecede sukut eder.Altıncı Sözde beyan edildiği gibi, lisandaki kuvve-i zâika, Cenâb-ı Hak hesabına, yani mânevî vazife-i şükraniye ile rızka müteveccih olduğu vakit, o dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i bînihaye-i İlâhiyenin hadsiz matbahlarına şâkir bir müfettiş, hâmid bir nâzır-ı âlikadr hükmündedir. Eğer nefis hesabına olsa, yani rızkı in’âm edenin şükrünü düşünmeyerek müteveccih olsa, o dildeki kuvve-i zâika, bir nâzır-ı âlikadr makamından, batn fabrikasının yasakçısı ve mide tavlasının bir kapıcısı derecesine sukut eder. Nasıl rızkın şu hizmetkârı şükürsüzlükle bu dereceye sukut eder. Öyle de, rızkın mahiyeti ve sair hademeleri dahi sukut ediyorlar. En yüksek makamdan en ednâ makama inerler. Kâinat Hâlıkının hikmetine zıt ve muhâlif bir vaziyete düşerler. 


Bela ve musibetleri nasıl değerlendirmemiz gerekir?

Ocak 4, 2007
 
“İbadet iki kısımdır: Bir kısmı müsbet, diğeri menfî. Müsbet kısmı malûmdur. Menfî kısmı ise, hastalıklar ve musibetlerle musibetzede za’fını ve aczini hissedip Rabb-ı Rahîmine ilticakârane teveccüh edip, onu düşünüp, ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riya giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musibetin mükâfatını düşünse, şükretse, o vakit herbir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur.” Lem’alarAllah Resûlünün (asm.) en mükemmel mânâda gerçekleştirdiği kulluk vazifelerinden biri de sabırdır. O (asm.) sabır imtihanını da hicretlerle, harplerle, nice musibet ve sıkıntılarla en ilere mânâda kazanmıştır.Namaz müminin miracıdır. Musibet ve hastalıklar ise bir başka yükseliş merdivenidir. Bir Müslüman, Allah’ın her emrini dinledikçe ve her yasağından sakındıkça manen yükselir. Bu yükselmenin bir başkası da musibet ve hastalıklara sabır yoluyla gerçekleşir. Maruz kaldığı musibetler insana aciz bir kul olduğunu, ve trafik kazalarından sellere, fırtınalara kadar hiçbir hadiseyi önleyecek güce sahip olamadığını tam ders verir. Hastalıklar da aynı dersi insanın iç aleminde tekrarlar. Harici tesirler gibi kendi bedenindeki olaylara da söz geçiremediğini çok iyi anlayan insan, tedavi için gerekli tedbirleri aldıktan sonra, kendine malik olamadığının şuuru ile Rabbine tevekkül eder ve şifayı Ondan bekler. Bu hal mümin için büyük bir terakkidir.Bir ömür boyu böyle değişik tecellilerle farklı imtihanlar geçiren insanlar, bu kısa dünya hayatının ardından ebediyet yurduna göç edeceklerdir. Bu gölgelerin asıllarına kavuşacak, marifet ve muhabbet nimetini de kemaliyle orada bulacak ve tadacaklardır.

Çanakkale

Aralık 14, 2006

Çanakkale

Japon eğitim sistemine ilgi duyan Türk hükümeti, inceleme yapmak üzere pedagoglardan oluşan bir Japon heyetini Türkiye’ye davet eder. Bu heyet ülkemizin çok değişik yerlerinde incelemeler yapar. Tüm bu çalışmaların sonuçlarını sunmak üzere Milli Eğitim Bakanı ile birlikte, Başbakanı ziyaret ederler. Japon heyetinin tespiti kısa ve kesindir: “Sizin gençlerinizde milli bilinç yok!”    Bu sonuç, Türk yetkililer üzerinde şok etkisi yapar. Biraz şaşkınlık, biraz da hayret içinde sorarlar: “Peki siz Japonlar, gençlerinize milli bilinç verme adına ne yaparsınız? Hangi programı, nasıl uygularsınız?” Bunun üzerine Japonlar oldukça ilginç ve bir o kadar da düşündürücü şu cevabı verirler: “Biz sizden aldığımız ‘Amin Alayı’ (Osmanlılar’da çocuğun yaşı 4 yıl, 4 ay, 4 gün olunca eğitime başlanması töreni) ile eğitime giriş yaparız ve eğitime şok testler uygulayarak başlarız. Bu çocukları uçak kadar hızlı giden trenlere bindiririz. Çok katlı yollardan geçiririz. En üstün teknolojiyle ve robotlarla çalışan dev fabrikalarımızı gezdiririz. Bu baş döndürücü teknoloji karşısında sarsılan ve şok olan çocuklarımıza deriz ki: “Gördüğünüz bu hızlı trenleri ve üstün teknolojiyi sizin atalarınız yaptı. Eğer siz daha çok çalışırsanız, daha hızlı giden ulaşım araçları yapar, daha üstün teknoloji meydana getirir, daha gelişmiş ve modern fabrikalar kurarsınız.”  Daha sonra bu çocukları Hiroşima ve Nagazaki’ye götürüp gezdiririz. II.Dünya Savaşı’nda atom bombasıyla yerle bir edilen bu bölgeleri biz, gelecek nesillere ibret olsun diye aynen koruruz. Atom bombasıyla hiçbir canlının ve bitkinin yaşayamaz hale geldiği bu yerleri çocuklarımız büyük bir dikkatle ve hayretle seyrederler. Gördükleri onların taze hafızalarında hiçbir zaman silinmeyecek derin izler bırakır. Ve yine deriz ki: “Eğer siz çalışmazsanız, vatanınızı korumaz, milletinizi sevmezseniz, birlik ve dirlik içinde olmazsanız; işte böyle düşmanlar sizin ülkenizi yine bombalar, yakar, yıkar ve yaşanmaz hale getirir. Ama çalışırsanız, güçlü olursanız düşmanlar size saldırmaya cesaret edemezler. Vatanınız yücelir, milletiniz yükselir. Dünyadaki bütün insanlar size saygı duyarlar. Artık çalışmak ve çalışmamak konusunda kararınızı siz verin.”  Bu ikinci şokla çocuklarımız kendilerine gelerek iyi ve çalışkan bir Japon olmaya doğru ilk adımı atarlar. Böylece milli bilinci de kazanmış olurlar.”  Tam bu sırada orada bulunan yetkililerden biri: “İyi de bizim Hiroşima ve Nagazaki’miz yok ki” der ve bunun üzerine şu cevabı alır:  ”Sizin binlerce Hiroşima ve Nagazaki gibi değerleriniz var. Bizimkilerden çok daha etkili tarihi bölgeleriniz var. I. Dünya Savaşı içinde meydana gelen ve bir metrekareye 6 bin merminin düştüğü, 250 bin gencinizin vatanı için can verdiği Çanakkale Zaferi’nin kazanıldığı bölgeler; çocuklarınız ve gençlerinizin şok olması için yeter de artar bile…  Dünyanın en gelişmiş ve en güçlü ordularına karşı Türkler, olmazı olduruyor ve bütün dünyayı hayretler içinde bırakan bir zafer kazanıyorlar. İnancın, azmin ve iradenin, tekniği yendiğini ispatlıyorlar. Bütün dünyaya meydan okuyorlar. İşte sadece bu olay, bu bölge ve bu zafer dahi gençlerinizin milli bilinç kazanmalarına yetecek niteliktedir. Bu sebeple gençlerinizi gruplar halinde Çanakkale’ye götürüp gezdirmelisiniz. Her Türk genci, Çanakkale Savaşları’nın olduğu bölgeyi mutlaka gezerek görmeli ve öğrenmelidir. Daha sonra onlara demelisiniz ki: ‘Sizler birlik ve beraberlik içinde çalışmazsanız, güçlü ve kuvvetli olmazsanız, düşmanlar yine Çanakkale’ye gelirler, ülkenizi işgal eder ve öz yurdunuzda hür yaşamayı size çok görürler…’”


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.