Beni Hatırla

Ocak 5, 2007

 

BİR AKŞAMÜSTÜ İKİ şeritli kasaba yolundan arabasıyla evine doğru gidiyordu Joe. İçinde bulunduğu taşra ortamındaki iş hayatı onun artık ömrünü tüketmiş olan Pontiac arabası kadar yavaş ve durgundu, ama Joe iş aramaktan gene de vazgeçmemişti. Fabrika kapandığından beri işsizdi; ve öte yandan, iyice kendisini hissettirmeye başlayan kışla birlikte soğuklar da evlerini etkilemeye başlamıştı.

Kasaba yolu boş bir yol sayılırdı. Kasabadan ayrılanlar dışında, pek kullanan çıkmazdı. Joe’nun birçok arkadaşı çoktan terketmişti kasabayı. Ne de olsa, geçindirmeleri gereken aileleri ve gerçekleştirilecek hayalleri vardı. Joe ise gitmemişti. Herşeyden öte, annesini ve babasını buraya gömmüştü. Burada doğmuştu ve kasabayı iyi biliyordu. Burayı terketmeye yüreği razı olmuyordu.

Bu yolda gözü kapalı gidebilir ve yolun her iki tarafında neler olduğunu tek tek sayabilirdi; ki, arabasının doğru dürüst çalışmayan farları yüzünden, Joe’nun bu özelliği işe de yarıyordu. Hava kararmaya yüz tutmuştu ve etrafa kar taneleri serpiliyordu. Hava iyice kararmadan eve ulaşsa iyi olacaktı.

O telaş içinde, yol kenarında mahsur kalmış kadını tam seçemedi. Belli belirsiz bir siluet suretinde algıladı önce onu; sonra, arabasını gerisin geri sürdü ve akşamın loş ışığında bile yardıma ihtiyaç duyduğu kolaylıkla anlaşılan bir yaşlı kadın gördü. Arabasını kadının Mercedes’inin önüne çekti ve aşağı indi. Joe kadına yaklaşırken, Pontiac arabasından hâlâ gürültüler geliyordu.

Joe’nun yüzündeki gülümsemeye rağmen, kadın durumdan endişelenmişti. Yaklaşık bir saattir kimse yardım için durmamıştı. Acaba bu adam kendisine zarar mı verecekti? Adam pek tekin görünmüyordu, fakir ve aç bir görüntüsü vardı.

Adam soğukta duran yaşlı kadının korkmuş olduğunu görebiliyordu. Neler hissettiğini de… Kadının yüzündeki ürperti, ancak korkunun vereceği türden bir ürpertiydi. Rahatlatmak için:

“Size yardım etmek için durdum bayan. Araba sıcak; neden orada beklemiyorsunuz? Bu arada, benim ismim Joe” diye seslendi.

Kadının tüm sorunu patlak bir lastikti, ama yaşlı kadın için oldukça büyük bir sorundu bu. Joe ellerini avuşturdu önce, sonra krikoyu yerleştirecek bir yer bulmak için arabanın altına doğru eğildi. Onbeş-yirmi dakika içinde lastiği değiştirmeyi başardı. Ancak bu arada üstü başı kirlenmiş, elleri incinmişti. Joe bijonları sıkarken, yüzündeki ürperti epeyce azalmış olan yaşlı kadın camı açarak konuşmaya başladı. St. Louis’li olduğunu, bugün yolunun buradan geçtiğini, ve yaptığı yardıma karşılık kendisine yeterince teşekkür edemediğini söyedi Joe’ya.

Joe ise sadece gülümsedi ve bagajı kapadı. Yaşlı kadın “Borcum ne?” diye sordu. Eğer Joe durmamış olsa tekerleği patlak bir arabayla o gece orada başına ne tür felaketler gelebileceğini bir bir düşünmüş olduğundan, Joe’nun söyleyeceği her miktara razıydı.

Joe paragöz biri değildi. Para işlerinden pek anlamazdı da. Yardıma ihtiyacı olan biri vardı ve, Allah biliyor ya, kendisi birçok kez benzer bir durumda kaç insanın yardımını görmüştü. Bunları hatırladı Joe. Kadına, gerçekten kendisine birşeyler vermek istiyorsa yardıma muhtaç birini gördüğünde ona yardım etmesini tavsiye etti ve ekled:

“Böyle bir durumla karşılaştığında, beni hatırla lütfen!”

Kadın arabasını çalıştırıp uzaklaşana kadar orada bekledi Joe. Soğuk bir gündü, iş bulamamış halde evine dönüyordu, üstelik üstü başı da kirlenmişti; ama yine de, evine doğru yol alırken kendini iyi hissediyordu. Yaşlı kadın ise, yolun birkaç kilometre aşağısında bir cafe görmüş, birşeyler atıştırmak ve biraz ısınmak için orada durmuştu. Salaş görünüşlü bir restorandı burası. Dışarıda ıskartaya çıkmış iki eski benzin pompası vardı. Kasa, işsiz kalmış bir aktörün telefonu gibiydi; pek işlemiyordu.

Yanına gelen garson kız, ıslak saçlarını silmesi için temiz bir havlu uzattı yaşlı kadına. Yüzünde, bütün gün ayakta durmuş olmasının dahi silemediği tatlı bir gülümseme vardı. Yaşlı kadın, bu garson kızın neredeyse sekiz aylık hamile olduğunu farketti. Fakat genç kadın hamilelikle gelen ağrı ve sızıların yüzündeki ifadeyi değiştirmesine izin vermemişti. Yaşlı kadın bu kadar az şeyi olan birinin bir yabancıya nasıl bu kadar iyi davranabildiğini sordu kendi kendine. Derken aklına Joe geldi.

Yaşlı kadın yemeğini bitirdi ve garson kızın verdiği yüz dolar üstünü getirmek için kasaya gittiği sırada kapıdan dışarı fırladı. Garson kız geri geldiğinde kadın çoktan gitmişti. Kendisinden geriye, peçeteye yazılmış bir not kalmıştı yalnızca. Notu okuduğunda garson kızın gözleri doldu:

“Bana hiçbir şey borçlu değilsin, ben de bu haldeydim. Şimdi benim sana yardım ettiğim gibi, bir saat önce birisi bana yardım etti. Eğer sen de bunun karşılığını ödemek istersen, işte yapacağın şey: Sevginin sende bitmesine izin verme.”

Garson kız o gece yorgun argın eve giderken, yaşlı kadının bıraktığı parayı ve yazdığı notu düşünüyordu. Kocasının ve kendisinin bu paraya ne kadar da ihtiyaçları vardı. Bu para nasıl da yapışmıştı ellerine!

Eve geldiğinde, kocasını yatağa uzanıp uyuyakalmış halde buldu. Onun tam da bebek beklerken yaşadıkları maddî zorluklar yüzünden ne kadar üzüldüğünü biliyordu. Yaşadığı bu olay ise, onları gören, gözeten Birinin olduğunu farkettirmişti kendisine. Bu düşünceler içinde, kocasının yanağına küçük bir öpücük kondurup kulağına şunları fısıldadı:

“Herşey çok güzel olacak, seni seviyorum Joe.”

 


Elli yıllık kibarlık

Aralık 21, 2006

YAŞLI BİR ÇİFT, evliliklerinin altın yılını kutluyordu. Kahvaltı yaparken, kadın şöyle düşündü:

“Elli yıl boyunca hep kocamı düşündüm ve ekmeğin kabuklu bölümünü ona verdim. Hiç olmazsa bugün bu tadı ben tatmak istiyorum.”

Kadın bu düşünceyle ekmeğin kabuklu bölümüne yağ sürüp, öteki kısmını kocasına verdi.

Düşündüğünün tersine, kocası bu durumdan çok mutlu oldu, karısının elini öptü ve şöyle dedi:

“Sevgilim, bana günün en büyük mutluluğunu verdin. Elli yıl boyunca ekmeğin en çok sevdiğim yumuşak bölümünü yiyemedim. Çok sevdiğini bildiğim için, o bölümün hep senin olmasını istedim!”

(yazarı bilinmiyor)


Ben kimim

Aralık 21, 2006

ADAM, ÇALIŞTIĞI ŞİRKETİN malzeme deposuna öfkeyle telefon açtı. Sesi öfkeden neredeyse titriyordu. Telefona çıkan adama, malzeme şefliğinin neden onların bölümünün kırtasiye işleriyle hiç ilgilenmediğinin, neden siparişlerinin hep cevapsız kaldığının, ihtiyaç olan şeyleri niye hep kendi paralarıyla almak zorunda kaldıklarının hesabını sorup, bağırmaya başladı.

Telefonun öbür ucundaki adam, bir ara sözünü kesip:

“Peki, sen benim kim olduğumu biliyor musun?” diye sordu.

Adam, bu müdahale karşısında şaşırmış bir halde:

“Hayır” diye cevap verince, telefonun öbür ucundaki adam devam etti konuşmaya:

“Ben sizin patronunuzum.”

Bu cevap karşısında, adamın başından kaynar sular dökülür gibi oldu. Telefonu açanın kimliğini öğrenmeden söylediği o ağır lâfların bedeli, işten atılmak olacaktı belki de… Bir kez daha, öfkeyle kalkan zararla oturacaktı.

O ara, adamın aklına parlak bir fikir geldi. Telefonun öbür ucundaki patrona:

“Peki siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?” diye sordu.

Patronun da cevabı:

“Hayır” olunca, adam alnındaki terleri mendiliyle silip, oh çok şükür diyerek telefonu çarçabuk kapattı…

(F. Gülsoy’dan uyarlama)


Öykü

Aralık 21, 2006

ESKİ ZAMANLARDA, RÜŞVETİN pek alıp yürüdüğü bir devirde, bir köyde adamın biri tavuk beslermiş. Bir gün köye tahsildarlar gelmiş, onun hanesine de uğramış ve uygun bir dille adamdan ‘kendilerini memnun etmesi gerektiğini’ hissettirmişler.

Fakat, tavuk besleyen köylü hiç oralı olmamış. Anlamamış gibi yapmış.

Bunun üzerine, tahsildarlar hiddetle sormuşlar:

“Ne yediriyorsun tavuklarına?”

“Buğday…”

“Neee? Bu kıtlıkta halk ekmek için buğday bulamayıp süpürge sapı yerken sen tavuklarına buğday veriyorsun ha! Sana bin akçe ceza!..”

Aradan aylar geçmiş. Köye yine aynı tahsildarlar gelmiş, onun da hanesine uğrayıp yine bir rüşvet alamayınca, adama tekrar sormuşlar:

“Ne yediriyorsun tavuklarına?”

“Mısır… Buğday değil, mısır yediriyorum.”

Tahsildarlar, bu kez:

“Nee? Bu kıtlıkta halk ekmek için mısır bulamazken sen tavuklarına mısır yediriyorsun ha! Sana beş bin akçe ceza!” demişler.

Aradan yine aylar geçmiş. Yine aynı tahsildarlar gelmiş. Yine aynı soruyu sormuşlar:

“Ne yediriyorsun tavuklarına?”

“Ben hiçbir şey yedirmiyorum” demiş çaresiz köylü. “Yemek paralarını horoza veriyorum. Onlar ailece ne alıp bulurlarsa yiyorlar. Ben karışmıyorum.”

 


Seni yarattım!

Aralık 13, 2006

BİR GÜN, ÇELİMSİZ, küçük bir kız çocuğu sokağın köşesine oturmuş yiyecek, para, ya da alabileceği herhangi bir şey için dileniyordu. Üzerinde yırtık, pırtık giysiler vardı; yüzü gözü kir içinde, perişan bir hali vardı.
Kız dilenirken, sokaktan genç, canlı ve iyi görünümlü bir adam geçti. Kızı farketmişti ama belli etmemek için dönüp ikinci kez bakmadı. Büyük ve lüks evine, mutlu ve rahat ailesinin yanına geldiğinde, çok güzel hazırlanmış akşam sofrası onu bekliyordu. Fakat az sonra düşünceleri tekrar o fakir kıza takılıverdi. Duyguları birşeylere itiraz ediyordu.
Sonra kolay yolu tercih etti ve itirazlarını Allah’ a yöneltti. Böyle durumların var olmasına izin verdiği için… “Böyle birşeyin olmasına nasıl müsaade ediyorsun? Neden o küçük kıza yardım için birşeyler yapmıyorsun Allah’ ım?” diye yakındı içinden.
Sonra ruhunun derinliklerinden gelen bir cevap işitti, “Yaptım. Seni yarattım!”
Brian Cavanaugh, The Sower’s Seeds

Welcome to WordPress.com. This is your first post. Edit or delete it and start blogging!


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.